Kasım Süleymani

Kasım Süleymani’nin Tarihi Röportajı – 3.Bölüm-(Son)

Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tümgeneral Süleymani, İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamanei’nin eserlerini yayma ve koruma ofisi enformasyon merkeziyle yaptığı söyleşide, 33 günlük savaşın duyulmamış yönlerini anlattı. 3.Bölüm ile son bölümü noktalıyoruz.

Savaş esnasında, Seyyid Hasan Nasrullah’a ve Hizbullah’ın komutanlarına, İmam Hamanei tarafından başka bir mesaj iletmediniz mi?    

Tümgeneral Süleymani: Savaş bitene kadar dönmedim ve bu 33 gün içinde hep Lübnan’da kaldım. Savaş sona erdikten sonra İran’a döndüm ve yine Meşhed toplantısına benzer ama bu sefer Tahran’da her üç erkin başkanları ve bütün üst düzey yetkililerin de hazır bulunduğu bir toplantıda ve İslam İnkılabı Rehberi’nin huzurunda olup bitenle ilgili bir rapor –ki zaten bir bölümü de yayınlanmıştı – aktardım. Ayrıyeten, Lübnan’da iken de günlük olmak suretiyle güvenlik hattıyla ilgili bir takım bilgileri Tahran’a bildiriyordum ve yetkililer bu şekilde sahadaki durumun akışından tam olarak haberdar oluyorlardı.

İran’ın içinde İran İslam Cumhuriyeti’nin yaklaşım tarzı ve tepkisiyle ilgili görüşler nasıldı? Yetkililer arasında muhalif görüşler de var mıydı yoksa hepsi tepki verme biçimimiz konusunda aynı görüşte miydi?

Tümgeneral Süleymani: O zaman diliminde asla bir görüş ayrılığı yoktu. Hizbullah’ın – hem manevi destek hem maddi yani silah, teçhizat ve medya desteği de dahil İslam Cumhuriyeti’nin gücünün yettiği kadar – desteklenmesi konusunda herkes aynı görüşteydi. Dolaysıyla nizam dahilinde –en azından o zaman diliminde – bu hususta kimsenin tereddüdü yoktu.

Ben Lübnan’da iken de İran’ın içindeki görüşleri duyuyordum. Bu açıdan hiçbir kaygı bulunmuyordu ve İslam Cumhuriyeti’nde Hizbullah’ın desteklenmesi ve galip olması için çaba gösterilmesi yönünde kelimenin tam anlamıyla bir görüş birliği vardı, çünkü bu desteklemenin ana merkezi İslam İnkılabı Rehberi’ydi. Bu yüzden İslam’ın, İslam dünyasının, İslam Cumhuriyeti’nin maslahatı ve Hizbullah’a destek doğrultusunda yönledirme noktasında İran’da bir tereddüt yoktu. Elbette şu anda bazı konularda bir görüş ayrılığının olması da mümkündür fakat Hizbullah konusunda şimdiye kadar bütün düzeylerde görüş birliği içinde olmuşuzdur.

33 günlük savaşın operasyonel boyutu pek fazla konuşulmamış veya konuşmaların ve bilgilerin çoğu Siyonist rejimin bu savaştaki durumuyla ilgili olmuştur. Hizbullah’ın operasyonel stratejileriyle ilgili bazı ayrıntıları, bu savaşta yer almış ve faaliyette bulunmuş bir kimse olarak sizden dinleyebilir miyiz?

Tümgeneral Süleymani: Bakınız, hala 33 günlük savaşla ilgili gündeme getirilemeyecek bazı konular vardır. Bu savaşın üzerinden yaklaşık 13 yıl geçiyor ve daha nice yıllar bu savaşın bazı sırları ve Hizbullah’ın yaptığı şeyin bir sır olarak kalması gerekiyor. Ancak söylenebilir ve faydalı olan bazı bölümlerle ilgili olarak birkaç nokta ve hatırayı söylemek istiyorum.

Dahiye’nin merkezinde Hizbullah’a ait bir operasyon odası vardı. Etrafındaki binalar genel olarak sürekli bombardımaların hedefi oluyordu ve imha ediliyordu. Her gece 12 ve 13 katlık büyük apartmanlar  tamamen yerle  bir oluyordu. Bu oda yeraltı operasyon odası değildi, bazı teçhizatların, bağlantı ve iletişim olanaklarının öngörülmüş olduğu sıradan bir odaydı. Bir gece bu operasyon odasındaydık. Savaşı yöneten yetkililerin neredeyse tamamı oradaydılar. Saat yaklaşık gecenin on ikisiydi, etrafımızdaki binalar hedef alın ve yıkıldı. Ondan sonra Seyyid’e yönelik ciddi bir tehlikenin olduğunu hissettim ve Seyyid’in yerini değiştirme kararı aldım.

Ben ve İmad istişare ettik. Seyyid operasyon odasından çıkmayı kolay kolay kabul etmiyordu. Seyyid’in çıkması da Dahiye’den çıkmak değildi, belki içindeki geliş gidişler nedeniyle düşmanın şüphelenmiş olma ihtimalini verdiğimiz bir binadan başka bir yere intikal edecekti. İsrail’in AMCA tipi insansız hava uçakları Dahiye hava sahasında üçer üçer uçuyorlardı ve bütün gidiş gelişleri tam kontrol altında tutuyorlardı; yoldan geçen bir motorsikleti bile affetmiyorlardı. Saat gecenin on ikisi, Dahiye sessizliğe gömülmüştü ve orada, Hizbullah’ın ana karargahı olan Dahiye’nin merkezinde kimse yaşamıyor gibiydi. Bulunduğumuz noktan başka bir binaya geçme konusunda anlaştık ve geçtik.

Bulunduğumuz apartmanla diğer apartman arasında pek bir mesafe de yoktu. O apartmana doğru hareket ettik ve içeri girer girmez bir bombalama daha oldu ve geçtiğimiz apartmanın yanı başındaki bir yeri hedef aldılar. Orada sabrettik, çünkü güvenlik hattımız oradaydı ve Seyyid’in irtibatı, özellikle de İmad’ın irtibatının kesilmemesi gerekiyordu. Yeniden bir bombardıman saldırısı gerçekleşti ve bu sefer bulunduğumuz apartmanın yanındaki bir köprüyü vurdular. Bu iki saldırının üçüncüsünün de olacağı ve sıranın bu apartmana da geleceği hissediliyordu.

O apartmanda sadece üç kişi vardı: Ben, Seyyid ve İmad. Bu apartmandan da çıkma kararı aldık ve başka bir apartmana doğru gittik. Dışarı çıktık, hiçbirimizin bir otomobili yoktu. Dahiye kapkaranlıktı ve mutlak sessizliğe gömülmüştü. Sadece rejimin Dahiye üzerinde gezen uçaklarının sesi geliyordu. İmad, bana ve Seyyid’e “Görünmekten korunmak için bu ağacın altında oturun” dedi. Her ne kadar ağacın altında oturarak korunmuş olmuyorduk, çünkü AMCA tipi uçakların kamaraları insanın beden ısısını diğer eşyanın ısısından ayırt edebiliyordu. O yüzden orada gizlenmek mümkün değildi. Orada oturduğumuzda Hazreti Müslim bin Akil’in hikayesini hatırladım; kendim için değil, Seyyid için. Ne de olsa Seyyid buranın sahibiydi çünkü. İmad gitti, bir araba buldu ve birkaç dakikadan fazla uzun sürmemişti ki hızla geri döndü. İmad eşsizdi, özellikle dizayn ve tasarım işinde. Araba bize daha ulaşmadan önce  AMCA tipi uçak üzerimizde odaklanmıştı.

Araba bize ulaşınca AMCA uçağı arabaya odaklandı. Biliyorsunuz, AMCA uçağı görüntülediğini doğrudan Tel Aviv’e aktarıyordu ve onlar kendi operasyon odalarında bu görüntüleri izliyorlardı. Bir bodruma giderek oradan başka bir bodruma geçip ve sonra arabadan, şu an söyleyemeceğim başka bir şeye geçip düşmanı yanılgıya düşürebilene kadar uzun bir süre geçti. Saat yaklaşık gecenin iki buçuğuydu, bir sonraki operasyon odasına tekrar geldik.

Var olan önemli nokta şuydu: Savaşlarda genellikle çok fazla sürat ve ivme vardır. 40 yıldır güvenlik ve askeri işlerde çalışıyorum ve bunu anlıyorum. Sahip oldukları her imkanı ilk anlarda göstermeleri için savaşlarda çok fazla sürat olur. Hizbullah bu savaşta, her aşamada yeni bir araçla ve yeni bir girişimle düşmanı gafil avlayıp şaşkınlığa uğratıyordu. Bütün enstrümanlarını, kartlarını bir kerede göstermiyordu. O nedenle, Seyyid’in kullandığı bir ifade vardı ve bu ifade düşmanı baya korku içinde tutuyordu.

Seyyid aşama aşama ilerliyordu; Hayfa aşaması, Hayfa’dan sonraki aşama ve ondan daha sonraki aşama. Bu aşamaları bu şekilde sürdürdüler düşmana durumu tefhim etmek için. Düşmanı o derinlikte hedef alabileceklerini kanıtlaması için de her aşamada yeni bir silah gösteriyordu. Bu yüzden, o dönemde Hizbullah’ın bir sonraki aşama olan tehlikeli ve kırmızı aşamaya –ki ondan daha tehlike bir aşama yoktu – geçme imkanına sahip olduğu, yani savaşı Tel Aviv’in içine çekecek bir güçte olduğu düşman için kesinleşmişti. Hizbullah’ın bu girişimleri askeri boyutu yanında, yoğun psikolojik boyutu da bulunan girişimlerdi. Başka bir deyişle, hem askeri operasyon düzenliyordu ve her aşamada işgal altındaki coğrafyanın bir noktasında düşmana meydan okuyordu hem de düşmana psikolojik olarak ağır bir baş dönmesi yaşıtıyordu.

İkinci nokta ise, askeri enstrümanların kullanılmasıydı. Düşman yaptığı operasyonun hacmine bakarak Hizbullah’ın gücünü sıfırladığını veya en düşük düzeye düşürdüğünü sanıyordu; fakat Hizbullah’ın füze ateşleme gücünden geriye artık bir şeyin kalmadığını açıkladığı her merhalede, Hizbullah aynı gün ve ertesi gün içinde önceki günün kaç katı füze ateşliyordu. Füzeleri ateşlemek kolay bir iş değildi; karadan ve havadan ağır ateş altında olan bir bölgede füze sığınaktan çıkarılacak, hedefi vuracak şekilde ayarlanacak ve füzeyi ateşleyenler de zarar görmeden güvenlik noktasına geri dönecek; oldukça zor bir işti bu.

Bu yüksek düzeydeki hazırlıklara ne zaman ve hangi aşamalarda ulaşıldı?

Tümgeneral Süleymani: Hizbullah askerleri bu maharet ve ehliyeti, 2000’den 2006 yılına kadar, yani Siyonist rejimin Lübnan’ın güneyinde yenilmesi veya kaçmasından itibaren başlamış olan ince ve sıkı temrinler nedeniyle elde etmişlerdi. Bu temrinler ve hazırlıklar aralıksız bir şekilde 2006’ya kadar –Hizbullah’ın Seyyidu’ş-Şuheda adı altında öngörmüş olduğu bir plan olarak – devam etmişti. Bu planın yöneticisi ve tasarımcısı İmad’dı. O, düşmanla mukabelede nasıl hareket edeceğine dair ince bir düzenleme yapmıştı.

Üçüncü nokta, Hizbullah’ın taktiğiyle ilgiliydi. Ön siperlerin bulunduğu diğer savaşların aksine, bu savaşın hiçbir ön siperi yoktu. Her noktası bir siperdi, işgal altındaki Filistin topraklarının Lübnan sınırıyla kesiştiği temas noktasından tutun, en azından ta Litani nehrine kadarki bölgenin her noktası, tepesi, köyü ve evi bir ön cepheydi, ön siperdi; savaşlarda tedavülde olan ve savaşlarımızda kullandığımız anlamda bilinen bir ön siper değil, belki özel taktikle birlikte olan bir ön siper. Hizbullah’ın bu taktiği, içinde boş ve güvenli hiçbir noktanın olmadığı geniş bir akıllı mayın tarlası gibiydi. O yüzden, düşmanın hareket tarzına bakarsanız, bazı köylere –sınıra bitişik köyler – girmekten aciz kaldığını ve oralara giremediğini görürsünüz. Şehirlere de giremedi ve en sonunda el-Hacir Vadisi üzerinden Litan’a doğru ilerleme kararı aldı ki orası düşmanın kırılma ve mağlup olma noktasıydı.

33 gün savaşında var olan bir diğer önemli nokta şuydu: Hizbullah’ın bazen vurduğu bir darbe, Hz. Ali’nin (a.s) Hendek Savaş’ında Amr bin Abdud’u yere seren darbesi gibi şaşırtıcı derecede etkili oluyordu; Peygamber (s.a.a) Emire-l Mü’minin Ali’nin o darbesi hakkında, cinlerin ve insanların bütün ibadetinden daha hayırlı olduğunu buyurmuştu. Neden? Çünkü İslam’ı kurtaran bir darbeydi de ondan.

Hizbullah’ın planladığı bazı darbeleri, rejimin bir yapısını komple bir kerede devre dışı bırakıyordu. O yapılardan birisi, rejimin deniz gücüydü. Biliyorsunuz, Lübnan’ın güneyine ulaşmak için bir iletişim yolu vardı ve bu yol Akdeniz kıyısından geçip Sayda ve Sura’a ve nihayet oradan da güneyin ön hatlarına ulaşıyordu.

Bütün savaşlarda Siyonist rejimin fırkateynleri denizde konuşlanıyorlardı ve isabetli top atışlarıyla bu caddeyi kapatıyorlardı. Bu savaşta da birinci hafta aynı şeyi yaptılar. Düşmanın aklına getirmediği ve Hizbullah tarafından gafil avlanmasına neden olan şey, deniz füzeleri meselesiydi. O gün ilk defa deniz füzesi test edilecekti. Ondan önce, bütün füzeler gizlenmişti ve bir deneme söz konusu olmamıştı. Operasyon, zor bir operasyondu. Füze saklanmış yerden çıkarılmalıydı, onu taşıyan araçla atış noktasına gelmeliydi; füzenin ateşleneceği bu nokta ise açık bir alandı ve karşı tarafında İsrail’in üç fırkateyni duruyordu. Füze, Seyyid’in konuşma yapacağı sırada ateşlenecekti, çünkü Seyyid’in yaralandığına dair bir söylenti yayılmış ve Lübnan halkı arasında genel bir kaygı oluşturmuştu. Seyyid’in İmad’la anlaşması, Seyyid’in konuşması gerektiği yönünde oldu. O hafta düşman bir üstünlük sağlamıştı ve biz füzeli tepkiden başka henüz önemli bir iş yapmamıştık. Bu adımın atılması gerekiyordu.

Bu füze kaç kez rampaya konuldu ve ateşlenmek istendi ama ateşlemede sorun çıktı. Seyyid konuşmasında bunu önemli bir sürpriz olarak açıklamak istiyordu. Konuşma kayıt edilmeli ve sonra yayımlanmalıydı. Seyyid’in konuşma yaptığı odanın yanında bir oda vardı. İmad ve başka bir kardeşimizle birlikte orada oturmuştuk. Seyyid’in konuşmasının sonlarına gelmiştik ama bu füze ateşlenmiyordu. Seyyid artık “Vesselamu aleykum ve rahmetullah” demek istiyordu, o cümleyi söyleme noktasına gelir gelmez, daha o cümleyi söylememişti ki füze ateşlendi. Füzenin hızı ses hızının ötesindeydi ve süratle savaş gemisine isabet etmişti. Seyyid, konuşmasının sonunda, sahneyi görüyormuş gibi bir gaybi ifadeyle, “Şimdi karşınızda yanmakta olan İsrail gemisini görüyorsunuz” demişti. Bu ifadesi füzenin isabetli nokta atışıyla müsadif olmuştu.

Tabi bunun da bir felsefesi vardır ve belki genel açılardan kabul edilmeyecek ama Allah’ın bu konuşmayla bu darbeyi uyarlamış olması ve darbenin tam olarak hedefe isabeti açısından dikkate değerdir. Çünkü bu savaş gemilerinde füzeyi saptırabilecek jammer imkanatları var, füzeyi düşürebilecek anti-füzeleri var ama buna rağmen füze gelip isabet etti ve gemiyi ortadan ikiye böldü. Bu gelişme, Siyonist rejimin deniz gücünden kurtulmaktı; o deniz gücü ki savaş bitene kadar artık ortalıkta görünmedi. Ve böylece bir füzeyle Siyonist rejimin bütün deniz gücü sahadan çıkmıştı.

Elbette bir rejimin deniz gücünün bir füzenin isabetiyle sahne dışına çıkması, analize tabi kılınacak bir gelişmedir. Burada söz konusu olan, Siyonist rejimin gücüdür. Yani bu rejimin ne kadar savaş gemisi olursa olsun bu defa bir füzeyle, diğer defa iki veya üç füzeyle tamamen devre dışı kalacağı anlaşılıyor. O zaman sahadan yüz kilometre arayla çıktı, başka bir dönem mümkündür ki üç yüz kilometre arayla çıksın. Bu bir mucize ve büyük bir zaferdi. O sırada evinden parkından olmuş veya bombardımanların altında bulunan halktan, sevinçlerinden “Allahu ekber” feryadları yükseliyordu. Hizbullah’ın yapmış olduğu bir diğer sürprizdi bu ve denklemi değiştirdi ve rejim bu denklemi telafi edemedi, ta ki sonunda Hayyam ovası ve Litani istikametinde herekete geçti ve orada da yenilgiye uğradı.

27 ve 28. günler zor günlerdi; ben ve İmad birbirimizden ayrıldık, Seyyid başka bir noktadaydı ve geceleri bir araya gelip toplantı yapıyorduk. Özel bir yol ve yordamla kendimizi Seyyid’e ulaştıyorduk, onunla görüşüyorduk ve İmad sahayla ilgili kapsamlı bilgi veriyordu, Seyyid’in tedbirlerini de not ediyordu. Oldukça zor günlerdi, çok ağır ve çetin günlerdi. Hatta bu 33 günün en zor günlerinden olduğu söylenebilir. Tabi şimdi bazı konuları açmanın zamanı değil.

İmad önemli bir inisiyatif ve yenilik başlattı ve çok etkili oldu. Bu inisiyafin etkisini dile getirecek olursam, onu İmam’ın bu savaşın zaferi konusunda Seyyid’e vermiş olduğu mesajla ve vadeyle kıyaslamam gerekir. O denli önemli olan bu inisiyatif, ön saflarda veya düşmanla çarpışma hatlarında düşmanın ateşi altında mücahitlerin Seyyid Hasan Nasrullah’a hitaben yazdıkları mektuptu. İlginç bir mektubu; o gün mektup okunduğu sırada, İmad –ki tasarımcı kendisiydi – yüksek sesle ağlıyordu. Ve ben bu mektubu duyup da ağlamayan kimseyi görmedim. Ondan daha önemlisi, Seyyid’in mektuba cevabıydı. İmam Hüseyn’in (s.a) yarenlerinin Kerbela’da İmam Hüseyn’i savunma adına okudukları şiirlere benziyordu. Seyyid’in mücahitlerine yönelik olarak onların direnişini takdir eden ve yücelten konuşması ise, İmam Hüseyn’in (s.a) Aşura gecesindeki konuşmasına benziyordu. Bu iki konuşmanın –mücahitlerin Seyyid’e mektubu ve Seyyid’in yanıtı – her biri inanılmaz düzeyde etkiliydi ve gerçekten ilahiydi. Olağan üstü bir etki yaptılar ve olukça yüksek düzeyde bir enerji ortaya çıkardılar. 28. günden itibaren savaşın seyri tersine döndü.

Burada bir noktaya değineceğim. Biz bu sahnelerin pek çoğunu Kutsal Savunma savaşımızda görmüştük ve ben her zaman söylerim; o savaşta bizim haklı olduğumuzu gösteren bazı etkenler de askerlerimizden dışa vuran ruhi hallerdi; bunlar daha çok seyr-i sülük ve perdelerin kenara çekilmesi haline benzeyen hallerdi ve hicapların gerisinden söz ediyorlardı. Bir ara –ihtimalen Kerbela 5 Harekatı’ndan bir buçuk yıl önceydi – Şelemçe’de bulunuyorduk, orada operasyon yapmak istiyorduk ve düşman bizi farketmesin diye harekatımızın güvenlik güçlerini konuşlandırmıştık. Karşı taramızda su vardı ve o gün Hüseyin Sadıki ve Ekber Musayipur adında iki arkadaşımız keşif yapmaya gittiler ama geri dönmediler.

Çok arif olan bir kardeşimiz vardı; medreseli bir bir gençti, öğrenciydi ama çok arifti. Ameli irfan alanında onun gibisi nadir bulunurdu. Bazı irfan büyüklerinin yetmiş sekzen yıllık gibi uzun bir sürenden sonra kavuştukları bir dereceye varmıştı. Ben Ahvaz şehrindeydim ki bu genç kardeşimiz benimle temas kurdu ve ‘buraya gel’ dedi. Oraya gittim. Bana, ‘Ekber Musayipur ve Sadıki dönmediler’ dedi.  Çok rahatsız oldum ve öfkeyle, “Biz daha başlamadan düşman bizden esir aldı ve bu operasyon dışarıya sızdı” dedim.

Bir gün orada kalıp sonra geri döndüm, çünkü çeşitli cephelerimiz vardı. İki gün sonra o kardeşimiz tekrar benimle temasa geçti ve benim gelmemi istedi. Ben de gittim. Adı Hüseyin olan bu kardeşimiz bana dedi ki, yarın Ekber Musayipur dönecek. Ona dedim: Hüseyin! Ne diyorsun? Hüseyin, dudaklarının öteki ucunu çok ince bir gülümsemeyle açarak, “Gulamhüseyin’in oğlu Hüseyin bunu söylüyor” dedi. Babasının ismi Gulamhüseyin’di ve çok değerli bir öğretmendi. Annesi de öğretmendi. Hüseyin hem baba hem anne tarafından öğretmen çocuğuydu. Kendisi de gerçekten genç yaşta bir öğretmendi. “Hüseyin Bey” denildiğinde sadece o akla geliyordu; orada adı Hüseyin olan belki de yüzlerce kişi vardı ama sadece bir tane “Hüseyin Bey” vardı. Ona: “Hüseyin! Ne olmuş?” deyince, o da“Yarın Ekber Musayipur dönecek ve ondan sonra Sadıki dönecek” dedi. “Nerden biliyorsun?” dedim. O da, “Siz sadece burada kalın” dedi. Ben kaldım. Bizim bir kamaramız vardı ve etrafını toprakla dolu çuvallarla kapatarak hisar yapmıştık.

Kamaranın arkasında güvenlikten sorumlu kardeşlerimiz, öğlenden sonra saat bir civarıydı suyun üzerinde bir karaltı olduğunu söylediler. Ben yukarı geldim ve baktım doğrudur; suyun üzerinde bir karaltı görünüyor. Arkadaşlar suya girdiler ve bir de baktılar ki Ekber Musayipur’dur. Ertesi gün de Hüseyin Sadıki geldi. İlginç olan şuydu; o su bütün dalgalanmalara rağmen onları gelmek istedikleri noktaya geri getirmişti. Her ikisi de suda şehit olmuşlardı. Çok garipti. Hüseyin’e dedim: “Hüseyin! Bunu nereden anladın?”. O da şöyle dedi: “Ben Ekber Musayipur’u rüyada gördüm ve bana, Hüseyin, biz esir düşmedik, şehit olduk dedi”. Sonra Hüseyin bana çok önemli bir şey söyledi. Dedi ki: “Biliyor musun, Ekber Musayipur neden benimle konuştu?” Hayır, dedim. O, şöyle dedi: “Ekber Musayipur’un iki fazileti vardı; birincisi, o evlenmişti ve ikincisi, onun gece namazı suda (bile) kesilmedi. İşte bu fazileti sayesinde gelip beni haberdar etti”.

Hüseyin daha sonra şehit düştü. İstiyordum şu noktaya geleyim; o çetin hadiselerin doruğunda dindar ve mukayyet olan ve güneyde sorumlu bir Hizbullahi kardeşimiz, yaşadığını şöyle anlatıyor: “Bir bayanın geldiğini gördüm. Yanında bir iki bayan daha vardı. Ben rüya aleminde o bayanın Hz. Zehra (Selamullah aleyha) olduğunu hissettim. Mübarek ayaklarına doğru gittim ve kendisine dedim; bakın bizim halimize, ne halde olduğumuzu görün. Hazret, ‘Düzelecek’ buyurdu. Ben de ‘hayır’ dedim. Israrla ayağına kapanıp kendisinden bir şey almak istiyordum . benim ısrarımdan sonra, ‘Düzelecek’ diye buyurdu ve örtüsünün içinden bir mendil çıkarıp salladılar ve ‘Bitti’ buyurdu. O andan hemen sonra İsrail’in bir helikopteri füzeyle vuruldu ve bundan sonra tanklar vurulmaya başlandı”. Tankların vurulması rejimin savaşı kaybetme noktasıydı. İşte buradan itibaren yeni bir denklem oluştu ve ilk kornet füzeleri bu savaşta görünür oldu ve israil yapımı Merkava tankları o zamana kadar vurulmamış bir şekilde vurulup imha oldular. Yaklaşık bir hafta içinde yedi tank imha edildi.

Savaş nasıl sona erdi?

Tümgeneral Süleymani:  O dönemde Hammad bin Halife, Katar Dışişleri Bakanı’ydı ve Birleşmiş Milletleri’nde arabuluculuk yapıyordu, Lübnan’a gelip gidiyordu. O, daha sonra şunu aktardı ve dedi: “O günlerde Amerikalılar, savaşın durması konusunun gündeme gelmesine asla izin vermiyorlardı. Benim umudum kalmamıştı; dinlenmek için evime gitmiştim ki baktım aniden İsrail’in BM temsilcisi apar topar bir halde arkama gelmiş. Acele ve kaygı içinde, ‘sen neredesin’ dedi. Ben de ‘yeni bir gelişme mi var’ dedim ve o da BM’ye gidelim dedi. Geldim baktım ki o habis John Bolton endişeli ve sıkıntılı bir halde dolaşıyor. Her ikisi bana dediler ki, bu savaşın durması gerek. Neden, dedim. Eğer savaş durmazsa İsrail ordusu çöküp dağılacak, dediler”.  Bu yüzden İsrailliler önceki bütün şartlarını görmezden gelip onlardan vazgeçtiler. Hizbullah’ın şartlarını kabul edip ateşkes yapmak zorunda kaldılar ve bu büyük zafer Hizbullah için mukadder oldu. Değil sadece zafer hasıl olmadı, belki bu gelişme Siyonist rejimin Lübnan’a saldırma düşüncesine son noktayı koydu ve bu durum günümüze kadar da devam etmiştir. Başka bir deyişle, Hizbullah Siyonist rejimin sadece Lübnan’a saldırma tasavvuru üzerinde etkili olmadı, belki bu rejimin her türlü saldırısı üzerinde etkili oldu. Şunu belirteyim, 33 gün savaşından sonra Siyonist rejimin stratejisi, Ben Gurion’un önleyici ve istilacı savaş stratejisinden adım adım savunma stratejisine dönüştü. Siz de gördünüz, birkaç hafta önce yaşanan o olayda ve Hizbullah’ın iki şehidinin intikamını almak için Siyonist rejimi hedef almak ve vurmakla tehdit etmesi üzerine, İsrailliler 3 ila 5 kilometre kadar sınırın sıfır noktasından içlere doğru kaçtılar. Öyle ki, El Meyadin muhabiri tel örgünün diğer tarafına geçti ve işgal altındaki Filistin’den sizlere rapor ediyorum, dedi. Bu, 33 günlük savaşın etkisidir.

Kutsal Savunma’yı anma haftasındayız. Kutsal Savunma kültürü ve retoriği bölgedeki direniş cephesiyle nasıl birleşip süreklilik kazandı?

Tümgeneral Süleymani: İslam tarihindeki hadiselerin seyrine bakarsanız, Emire-l Mü’minin Hz. Ali’nin (a.s) Resullah’a (s.a.a) tabi olduğunu, onun izinden gittiğini görürsünüz. Nasihat ederken, mektup yazarken ve hutbe okurken onun temel dayanağı ve örneği, Peygamber’in (s.a.a) çağı, ameli ve siresidir. İmam Mücteba ve Şehitlerin Efendisi Hz. Hüseyin (a.s) bir kimseye iktida edip siresini esas almak istediklerinde, Resullah’ın (s.a.a) siresini yakından görüp şahit olmuş ve ameli olmak suretiyle beyan edip hayata geçiren Hz. Ali’nin kendisini esas alırlardı.

Kutsal Savunmamız da bu türdendir; yani var olan diğer bütün kutsal savunmalara nispetle bir ana temel olma, merkez ve kutsi olma yönü vardır. Kutsal Savunmamızda manevi konular en üst düzeyde dışa vuruldu; dini tebliğ ve beyanat en yüksek biçimde ibraz olundu; itikadi ve ibadi mevzular bir milim sapma olmadan en yüksek düzeyde sahnelendi; fedakarlık, cihad ve şehadet en yüksek şekilde gösterildi. Kutsal Savunmamızda yöneticinin alt kademede olanlarla ilişkisi İslam’ın ilk yıllarındaki bazı ender sahnelerle ancak kıyaslanabilir. Dolaysıyla, Kutsal Savunma bütün konularda bir zirvedir.

El Burz sıra dağlarına bakanız; bu sıra dağların uzunluğu bin kilometreden fazladır ama onların tanımlayıcısı Demavend(Tahran’daki dağ)’in zirvesidir. Demavend’in zirvesi, El Burz sıra dağlarının en yüksek noktasıdır. Kutsal Savunma’nın diğer savunmalarla ilişkisi, Demavend zirvesinin El Burz’un uzun sıra dağlarıyla olan ilişkisi gibidir. Kutsal Savunma’nın bütün bunlardan daha yüksek bir yönü vardır ve bunlar onun etekleridir, onun zirvelerinin silsilesidir.

https://irangercekleri.net/islam-inkilabi-rehberinin-kutsal-savunma-yillari-gerceklerinin-unutulmamasina-vurgusu/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu