Ehl-i Beytİmam Ali (a.s)İmam Ali Hamaney

İmam Hamaney: Eğer Ali b. Ebî Tâlib(a.s) Gibiler Olmasaydı Bugün İnsanî Değerler Var Olmayacaktı

İnsanlığı cezbeden konuların cazibesi kalmayacaktı. Beşeriyetin, yaşamı, medeniyeti, kültürü, arzuları, değerleri ve yüce hedefleri olmayacaktı ve insanlık vahşi hayvanlığa dönüşecekti.94 kere okundu

Müminlerin emiri ve Ehl-i Beyt İmamlarının ilki Hz. Ali b. Ebî Tâlib’in (a.s) mübarek doğum günü münasebetile, onun pak soyundan gelen ve kutlu davasının asrımızda bayraktarlığını yapan velayetin temsilcisi İmam Hamaney’in sözlerinden bir kesit:

Emir-el Müminin’in(a.s) varlığı çeşitli yönlerden ve farklı şartlarda, gerek ferdi ve şahsi amellerinde gerek kulluk ve ibadetinde, münacatlarında, zühdünde, Allah’ı çokça anmasında ve gerekse nefis ve şeytanla, maddi ve nefsani şeylerle olan mücadelesinde kıyamete kadar tüm beşer için sonsuz ve unutulmaz bir derstir.

Emir-el Müminin’in(a.s) dilinden dökülen şu cümle, semada ve insanların zihninde yankılanmaktadır: “Ey dünya! Uzaklaş benden.” Ey dünyanın cilveleri, ey çok çekici olan güzellikler, ey en güçlü insanları bile tuzağına düşüren hevesler, gidin Ali’den başkasını kandırın. Ali bu söylenenlerden daha büyük, daha yüce ve daha güçlüdür. Bu yüzden bütün basireti açık insanlar, Emir-el Müminin’in(a.s) hayatının ve onun Allah ve maneviyatla olan irtibatının her anında unutulmaz dersler bulacaklardır.

Yine diğer boyutunda, hak ve adalet çadırını kurmak ve yükseltmek için yapmış olduğu cihad vardır. Yani Nebi-i Ekrem’in (s.a.a.) risalet yükünü omuzlarına aldığı gün, ilk saatlerden itibaren, mücahid, savaşçı, mümin ve fedakar –ki henüz ilk gençlik yıllarındaydı- birini yanında buldu, o Ali idi. Peygamber bereketli ömrünün son saatlerine kadar, İslam nizamını yüceltmek sonra da onu korumak yolunda yaptığı mücadelede bir an bile Emir-el Müminin’in(a.s) yanından ayırmadı. Ne kadar mücadele etti, ne kadar tehlikeleri göğüsledi ve hak ve adaletin tesisi yolunda savaşarak kendini nasıl da mahvetti. Meydanda hiç kimse kalmadığı zaman, o kaldı. Hiç kimse meydana adım atmadığında, o attı. Zorluklar ağır bir dağ gibi Allah yolunda cihad edenlerin omuzlarına çöktüğünde, onun sağlam duruşuydu diğerlerini yüreklendiren. Onun için, yaşamın manası Allah’ın verdiği imkânlardan, beden ve ruhi gücünden, iradesinden ve ihtiyarında olan şeyden ilây-ı kelimetullah yolunda yararlanmaktan ve hakkı diri tutmaktan ibaretti. Ali’nin iradesi, beden gücü ve cihadıyla hak canlı kaldı.

Baktığınızda, bu gün dünyadaki akıllı insanlar için değer arz eden kavramların hak, adalet ve insanlık olduğunu görürsünüz, bu kavramlar kalıcı olduysa ve günden güne güçlenip derinleştiyse, bu mücadelelerden ve fedakârlıklardan kaynaklanmıştır. Eğer Ali bin Ebi Talib gibiler -ki tarih boyunca fazla yokturlar – olmasaydı bugün insani değerler var olmayacaktı. İnsanlığı cezbeden konuların cazibesi kalmayacaktı. Beşeriyetin, yaşamı, medeniyeti, kültürü, arzuları, değerleri ve yüce hedefleri olmayacaktı ve insanlık vahşi hayvanlığa dönüşecekti. Beşeriyet yüce değerlerin korunmasını, Emir-el Müminin’in(a.s) ve onun gibi yüce insanlara borçludur. Yapılan o cihadlar bu etkiyi oluşturdu.

Emir-el Müminin’in(a.s) yaşamının bir diğer boyutu, yönetim alanındadır. Büyük düşünen bu yüce insan, sonunda güce ve hükümete ulaştı, o kısa dönemde öyle işler yaptı ki eğer yıllar yılı tarihçiler, yazarlar ve sanatçılar yazıp çizselerdi yeterince söz söylememiş ve tasvir edememiş olacaklardı. Devlet başkanı olduğu dönemde Emir-el Müminin’in(a.s) yaşam tarzı çok farklıydı, Ali hükümetin manasını esastan değiştirdi.

O, ilahî hükümetin tecessümü, Kur’an ayetlerinin Müslümanlar arasındaki tecessümü, o, “Kâfirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametli” ayetinin ve mutlak adaletin tecessümüydü. O, fakirleri kendine yaklaştırıyor ve zayıflara özel bir ilgi gösteriyordu. O, parayla, zorla ve diğer vesilelerle gündeme getirilen seçkincilik ve haksız yere kendilerini seçkin olarak görenler, Ali’nin nazarında yerle bir olmuşlardı. Onun gözünde ve gönlünde değeri olan şey, iman, takva, ihlas, cihad ve insanlıktı. Bu değerli temellerle, Emir-el Müminin’in(a.s) beş yıldan daha az bir süre hükümette bulundu. Yüzyıllardır Emir-el Müminin’in(a.s) hakkında yazanlar, eksik yazmışlardır ve doğru bir şekilde tasvir edememişlerdir ve bunların en iyileri kendi acizliklerini ve kusurlarını itiraf edenlerdir.

Onun en büyük özelliği takvasıdır. Onun Nehcu’l-Belâğa’sı takva kitabıdır ve onun yaşamı takvanın yol ve yöntemidir. Bu ayet-i şerife: “İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini satın alır (kendini feda eder). Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.” Emir-el Müminin’in(a.s) hakkında nazil olmuştur, bu ayetin tevili Ali bin Ebî Tâlib’dir. Ayet diyor ki, insanlar arasında bazıları kendi canını, varlığını yani her insanın sahip olduğu en değerli sermayeyi, telafisi mümkün olmayan tek sermayeyi -ki eğer bunu verirse artık bunun yerine hiç bir şey konmaz- Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek için bir seferde verirler. “İnsanlardan öylesi vardır ki, nefsini satın alır…” Canını, nefsini satıyor, veriyor, kendi varlığını, “Allah’ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla” başka hiç bir hedef gözetmeden, hiç bir dünyevî amaç gütmeden, arada hiç bir bencillik olmadan, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için. Ancak Allah da böylesi bir fedakârlığın ve terkin karşısında, kuşkusuz tepkisiz kalmaz: “Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.” Bu ölçünün karşılığı, tecessüm etmiş hali Emir-el Müminin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Ben bu boyutunu beyan ediyorum.

Sizler Emir-el Müminin’in(a.s) yaşamına bakın, çocukluktan yani dokuz yahut on üç yaşından itibaren Resulullah’ın nübüvvetine iman etti ve bilinçli bir şekilde hakikati tanıdı ve ona sarıldı. Ve ramazan ayının on dokuzunda, mihrapta ibadetle meşgul iken canını Allah yolunda verdi, hoşnut ve mutluydu, iştiyakli ve arzulu bir şekilde Allah’a iltica etti. Bu elli yıl boyunca yaklaşık elli iki, elli üç yıl boyunca on yaşından itibaren altmış yaşına kadar istikrarlı bir çizgide olduğunu, Emir-el Müminin’in(a.s) yaşamının ve çizgisinin fedakârlık ve candan geçme olduğunu görüyorsunuz. Bu elli yıl içinde, başından sonuna kadar geçen bütün olaylarda sizler fedakârlığın işaretlerini görüyorsunuz, hakikaten bu bizim için bir derstir. Ve biz -ben ve sizler- Ali’nin sözlerini söylemekte ve Ali’nin yolundan gitmekte ve cihanda Ali’ye duyduğumuz muhabbetle tanınmaktayız, Emirelmüminin’den ders almalıyız, sadece Ali’nin muhabbeti yeterli değildir, sadece Ali’nin faziletlerini tanımak yeterli değildir, gönüllerinde Ali bin Ebî Tâlib’in faziletini itiraf eden kimseler varlardı. Onlarla aramızda belki de bin dört yüz yıl fark vardır, onların bazıları kalben Ali’yi masum ve pak bir insan olarak seviyorlardı, ama davranışları farklıydı. Bu özellikleri olmadığından, bu fedakârlıkları olmadığından, benliklerinden kurtulamadıklarından, kendilerinden başkası için bir şey yapmayı bilmediklerinden, henüz benliklerinin esareti altındaydılar. Ali’nin farkı benliğinin esaretinde olmamasıydı. Ben, onun için asla söz konusu olmadı, onun için söz konusu olan şey vazifeydi, hedefti, Allah yolunda cihaddı ve Allah’tı.

Evvela Emir-el Müminin’in(a.s) çocukluk çağında Peygambere iman ederek, Mekkelilerin alay ve eziyetlerine maruz kaldı. Bir şehir düşünün ki, halkı tabii olarak haşin, medeniyetten ölçülü olmaktan uzak, kaba davranışlı bir halk, sürtüşmeyi seven, en küçük şeyde bile kavga eden bir halk, batıl inançlarında mutaassıp bir halk… Böylesi bir toplumun içinde, büyük bir insan tarafından ortaya konan mesaj o toplumun inançlarının, âdetlerinin, geleneklerinin ve bütün her şeyinin sorgulanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla ona karşı olmaları tabiiydi ve çeşitli kesimler muhalefet ettiler, halk kesimi de Peygambere karşıydı. Böylesi bir insanı, böylesi bir mesajı bütün varlığıyla savunmak ve ona bağlanmak, fedakârlık ve kendinden geçmiş olmayı gerektirmektedir. Bu, Emir-el Müminin’in(a.s) kendinden geçmişliğinin ilk adımıydı.

On üç yıl boyunca Ali bin Ebî Tâlib en zorlu olaylarda Peygamberin yanında direndi. Peygamberin hicretinin zorunluluktan, çaresizlikten kaynaklandığı, Kureyş’in ve Mekke halkının baskıları sonucunda yapıldığı doğrudur, ancak yarınları aydınlıktı. Herkes biliyordu ki bu hicret başarıların bir ön adımıydı, gelecekteki zaferlerin mukaddimesiydi. Zorluklar dönemindeki bir hareketin her şeye rağmen rahatlık ve onurlu bir geleceği olacaktı, bu durumda genellikle herkes bir an önce bu harekete katılmak ve toplumsal paydadan bir şeyler kapmaya, kendilerine konum hazırlamaya çalışırdı. Bu anlarda Emir-el Müminin’in(a.s), Peygamberin o evden ve o şehirden çıkabilmesi için karanlık bir gecede Peygamberin yerine O’nun yatağına yatmıştır. O gece o yatakta yatan kişinin öldürülmesi neredeyse kesindi, bu meseleyi şimdi biz biliyoruz, Emir-el Müminin’in(a.s) o olayda şehit edilmediğinden haberimiz var, o zaman ve mekânda herkes biliyor muydu? Hayır, mesele o karanlık gecede, belirli bir noktada bir kişinin öldürülecek olmasıydı, bu kesin bir karardı. Peygamberin buradan çıkabilmesi için, bir kimsenin onun yerine yatması gerekiyordu ki, böylece casuslar baktığında orada birinin olduğunu göreceklerdi. Böyle bir şeye kim hazırdı? Emir-el Müminin’in(a.s) bu fedakârlığı tek başına olağanüstü ve önemli bir olaydır, ama bu fedakârlığın zamanı da onun önemini arttırmaktadır. Hangi zamandaydı? Bu, zorluk döneminin biteceği, gidip hükümet kuracakları, rahata kavuşacakları zamandı. Yesrib halkı iman etmiş, Peygamberi bekliyordu. Herkes bunu biliyor. O anda bu fedakârlığı Emir-el Müminin’in(a.s) gösteriyor, böylesi bir girişimi ve hareketi gerçekleştirecek olan insanda hiç bir şahsî beklenti olmaması gerekmektedir.

Sonra Medine’ye vardılar, Peygamberin yeni kurulan, genç devletinde gece gündüz demeksizin savaşlar ve mücadeleler başladı. Her zaman savaş vardı, bu öyle bir devletin özelliğiydi. Bedir Savaşı’ndan önce başlayıp Peygamberin ömrünün sonuna kadar süren bu on yıl içinde sürekli bir çatışma hali hakimdi. Bu on yıl boyunca Peygamber kâfirlerle ve kâfirlerle bağlantılı olan kabilelerle onlarca çatışmaya ve savaşa girdi. Bütün bu dönemlerde, Emir-el Müminin’in(a.s) adeta bir öncü, bir fedai gibi Peygamberi can-ı gönülden savundu. Öyle ki, Emir-el Müminin’in(a.s) bütün bu aşamalarda ve tehlikeli alanlarda hazır olduğunu kendisi beyan ediyor ve tarih de buna işaret etmektedir: “Cesur yiğitlerin dayanamayıp geriledikleri tehlikeli anlarda bile, Allah’ın bana ihsan ettiği cesaretle canımı yoluna koydum.” En zorlu durumlarda bile Emir-el Müminin’in(a.s) asla tehlikeyi düşünmedi. Bazıları “biz şimdi canımızı koruyalım ve sonra İslam için faydalı oluruz” diye düşündüler, Emir-el Müminin’in(a.s) asla kendini böylesi mazeretlerle kandırmadı, Emir-el Müminin’in(a.s) yüce nefsi kanmazdı. O, bütün tehlikeli anlarda ön saflarda hazırdı…

https://irangercekleri.net/sahihlerde-ve-ehl-i-sunnetin-diger-muteber-kitaplarinda-on-iki-imam/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı