KaynaklarMakaleler

ALLAH’A NE GETİRDİN?

Üstad Mihrabiyan Sohbetinden:

Ne kadar kötü bir şey: Kırk yıl namaz kıl, alnın secdelerde nasır bağlasın, her gün sabahtan akşama kadar bir şeyler yapmaya çalış, ama kırk yılın sonunda bir sivrisinek kanadı kadar sayılmasın!..

Kırk yıl kendi kendine “Maşallah neler neler yapıyorum, cennet garanti artık!” de, ama kırk yıl sonra bir de bakmışsın ki hepsi hiç olmuş, hepsi kayıp!..

Allah uzun ömür versin, saygı amaçlı ismini vermek istemediğim büyük alimlerimizden biri şöyle anlatıyordu:

Günlerden bir gün çok fena hastalandım. Gün geçtikçe hastalığım ilerledi ve nihayet ölümü hissetmeye başladım. Hadislerde ve rivayetlerde nasıl geçmişse (ayak uçlarından genize kadar vücudun hissizleşmesi ve ruhun boğazdan çıkması) öyle hissediyordum. En son hatırladığım, böyle bir halde eşimin ve çocuklarımın baş ucumda ağlaşmalarıydı. O ana kadar etrafımda olanları görebiliyor ve kavrayabiliyordum.

Derken vücudum tamamen hissizleşti ve dünyayla ilişiğim kesildi. Ölmüştüm…

Öyle bir durumda eşim ve çocuklarım birbirlerine sarılıp ağlaşırlarken ben de yerimden doğrulmuş onlara sesleniyordum:
-Ben ölmedim, yaşıyorum, neden ağlıyorsunuz? Sağlığım gayet yerinde, artık iyiyim!..

Bir süre sonra anladım ki sesimi kimse duymuyor. Derken birileri geldi. Beni alıp götürdüler. Bedenimi yıkayıp (gusledip) kefenlediler. Bir süre sonra da elinde uzun bir defterle birinin içeri girdiğini gördüm. Beraberinde birkaç kişi daha vardı. Defteri açıp bana gösterdiler. Şaşkınlıkla ne olduğunu sezmeye çalışırken anladım ki içinde yazılanlar, çocukluğumdan bu yaşıma kadar ne yapmışsam hepsi yazılı ve hepsi kayıt altına alınmış.

Ben onları kontrol etmeye çalışırken içlerinden biri sordu:
-Falani, işte bak, dünya geride kaldı. Şimdi Allah’a ne getirdin?

Öldüğümü anlayınca artık kendimi dünyadan yana salıvermiştim. “Şu kadar cephede görev yaptım, namazım şöyleydi, orucum böyleydi” dedim; sonra da aklıma yazdığım kitaplar geldi, onlardan söz ettim. Aklıma gelen “iyi puan getirebilecek ne varsa” hepsini söyledim. Deftere bakıp:

-Bu söylediklerinin hiçbiri burada kayıtlı değil, dediler. Boşuna yorulmuşsun. Anlaşılan onların hepsini “insanlar” için yapmışsın! Eğer içinde “Allah rızası” olsaydı muhakkak burada kayıtlı olurdu.

“Nasıl olur?” deyip itiraz ettim. Her itirazımda yeni şeyler aklıma geliyor, onları dillendirince de kontrol ediyorlar, ama defterimde kayıtlı hiçbir şey bulamıyorlardı. Ne söylediysem “Bunlar defterde yok!” dediler. Bu tekrarlar o kadar sürdü ki sonunda dayanamayıp gözyaşlarıyla feryat ettim:

-Yani Zehra’ya (Hz. Fatıma’ya) olan aşkım da mı defterde yok?

Aklıma gelen her şeyi defterde bulamayınca içimi büyük bir pişmanlık kaplamış, perişan olmuştum. Dayanamayıp ağladım. Tam bir ümitsizliğe kapılıyordum ki aklıma Ehlibeyt’e olan sevgim geldi. Hayatım boyunca en çok gurur duyduğum şey onlara bağlı olmak ve her birini büyük bir aşkla sevmekti. Bunları insanlar için yapmış olamazdım. Bundan emindim. Hıçkırıklar arasında yüksek sesle bağırdım:

-Yani şimdi Hazreti Zehra’ya olan aşkım da mı kayıtlarda yok? Ali’yi sevdiğim, onun takipçisi olduğum, evlatlarına bağlı olduğum… Tüm bunlar da mı yok?

Bunu söyleyince birbirlerine bakıp tebessüm ettiler. Elinde defter olan bana dönerek cevap verdi:

-Doğrusu seni kurtaran şey de tam olarak bu!.. Toprağa verilmeden önce canın bedenine geri dönecek. Allah’ın izniyle iyileştin! Geri dön ve amellerini gözden geçir; insanlar için değil, Allah için çalış!

Bu olayı anlatan âlim diyor ki: Bu müjdeyi duyduğumda yavaş yavaş ayaklarımın canlandığını, vücuduma can geldiğini hissetmeye başladım. Ansızın gördüm ki bedenimi sarmak üzereler. Gerçekten de beni ölü sanıp kefenlemişler…

Kendime gelip yakınlarıma iyi olduğumu, ağlamamalarını söyledim. Oğlum hemen yanı başımdaydı. Yavaşça elinden tutup:

-Oğlum, dedim. Sen benim yanımdaydın. Kendimden geçip bilincimi kaybettiğim andan şu ana kadar bağırdığımı veya ağladığımı gördün mü?

Çünkü o âlemde bağırmıştım. Hz. Zehra’nın ve İmam Ali’nin adını anmıştım. Belki duymuşlardır, diye düşündüm. Ama oğlum duymadığını söyledi. Anladım ki bunlar benim için büyük bir lütuftu. Allah, ölmeden önce kulağımı çekmişti…

* * *

Herkes ibadet edebilir, herkes güzel şeyler yapabilir. Ama marifet bunlarda değil. Asıl marifet, tüm bunları Allah rızası için yapabilmektir… Yapmak değil, kabul görmektir asıl marifet.

Bir gün matem merasimlerinden erken ayrılmıştım. Ertesi gün destecilerden (koro halinde nuha/ağıt okuyan grup üyelerinden her biri) biri yanıma gelerek dedi ki:

-Hacı ağa, keşke erken gitmeseydiniz! Sizden sonra neredeyse otuz ağıt okundu.

-Peki, dedim; meclisten sonra ne yaptınız? İnşallah sabah namazını kılmışsınızdır!
-Hacı ağa, meclisten hemen sonra arkadaşlarla nargile kafeye gittik, dedi.

Saatlerce İmam Hüseyin için gözyaşı dök, maneviyat elde et, güzel bir atmosfer yakala; sonra da başın aşağıda, kalbin buruk, için maneviyatla dolu olacağına her şeyi harap edercesine eğlence peşine git!.. Olacak iş mi?

İnşallah o gün geldiğinde İmam Hüseyin karşımıza geçip de “Siz beni karıştırmışsınız, ben sizin tanıdığınız Hüseyin değilim! Siz nasıl bir Hüseyin arıyordunuz?” demez!

https://irangercekleri.net/size-onemli-bir-haber-vereyim-mi-huccetulislam-nasir-refiinin-sohbetlerinden/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı